Çıplak Ayaklar

ciplak_ayaklar

40’lı yaşlarda, iyi eğitimli, varlıklı, evli ve 4 çocuk babası, iyi standartlarda bir yaşantısı olan, çevresinde sayılan sevilen, güç ve nüfuz sahibi bir işadamı…. birçok kişinin sahip olmak istediği bir yaşantıya sahip… sadece ailesine değil, çevresinde bulunan çoğu kişiye maddi ve manevi yardım eli uzatan, yoğun iş hayatından fırsat buldukça fakiri, garibanı kimliğini açık etmeden koruyup kollayan, maddi destekte bulunan biri… hobilerine, dostlarına, okumaya, gezmeye vs zaman ayırabiliyor, hayatını plaza duvarlarına mahkum etmeyenlerden…. ancak yaklaşık bir yıldır hüzün, üzüntü, karamsarlık, stres, yaşamı ve varoluşu fazlası ile sorgulama, yaşamdan keyif almama, uykusuzluk, isteksizlik gibi şikayetler ile psikolojik yardım arayışında ve gittiği birkaç psikiyatri kliniğinde genel tanı “depresyon”… “değilim diyordu, ben depresyonda değilim, ben herkesin ayağını giydirdim de bir kendi ayaklarımı giydiremedim… çocukluğumdaki çıplak ayaklarımı giydiremediğimden, şimdi nerde çıplak ayaklı bir çocuk görsem giydirme çabasındayım.. Bunca varlık sahibi oldum ama halen üşüyor ayaklarım…bana ayaklarımı nasıl ısıtacağımı öğretin…depresyonu değil…” geçmişin kapanmayan, ince ince sızlayan yaraları varlığını hep sürdürüyor…

Yrd. Doç. Dr. Elif Güneri (Uzman Klinik Psikolog)

Fal Baktırma Psikolojisi

fal_psikolojisi

Değerli dostlarım, bugün sizlerle “fal” konusunu paylaşmak istiyorum: çoğu kişinin yaptığı birşeydir fal baktırmak, biraz doğu kültürünün getirdiği mistizmin kollektif bilinçdışımızdan aktarılan genetik kodları, biraz geleneksel kültürümüzün içinde yer alışı sebebiyle oldukça yaygın olan fal baktırma davranışında insanları etkileyen iki durum söz konudur: birincisi geleceğe ilişkin merak ve beklentilerini gidermek ve böylece gelecekte yaşanacaklar üzerinde kontrol sağlayabilmek , gerçekleşmesini arzu ettikleri olayların gerçekleşebileceğine dair duydukları ile ruhunun fantazmatik bir haz duyması, henüz gerçekleşmeden sanki gerçekte yaşanıyormuş gibi bireyi rahatlatması…ikincisi falcının söylediklerinin ” garip bir şekilde gerçekleşmesi”… İnsanları en çok da bu ikinci durum etkiler..

neden_fal_baktiriyoruzNasıl oluyor da sizi hiç tanımayan birinin sizin için söyledikleri gerçekleşiyor: psikolojide bunun adı kendini gerçekleştiren kehanet” bir diğer
İsmi ile PYGMALİON yani
Kişinin, bir süre sonra, başkalarının kendisine ilişkin beklentilerine denk düşen davranışlar sergilemesidir. Burada kişi başkasına ilişkin bir beklenti oluşturur ve bu beklentiye uygun davranışlar sergiler. Bir süre sonra kendisinden beklenti oluşturulan birey tam da beklentiye uygun davranışlarda bulunur, üstelik bunu son derece spontan olarak yapar. Son trendde secret/ quantum felsefesi olarak da isimlendirilen bu durum ” insandaki bilinçaltının beklenti etkisine uygun davranma potansiyeli”dir. Doğru kullanıldığında hayatınıza ve hayatına dokunduklarınıza muazzam anlamlar katabilirsiniz bu yöntemle ve öyle görülüyor ki falcılar bunu oldukça iyi kullanıyorlar… Bir çok danışanımdan fal konusunu sıklıkla duyuyorum, falcılardan umulan medet bitince insanlar yardım arayışlarında ruh sağlığı çalışanlarının kapısını çalıyor. Bu konuyu yazmamın nedeni de bu; bir farkındalık yaratmak!!!!

Anne Babaların Ergenlik Dönemindeki Çocuğuna Yaklaşımı Nasıl Olmalı

ergenle-etkili-iletisim

Ergenle İletişim

 

Ergenlik çocuklar için duygusal, sosyal, toplumsal ve cinsel birçok değişikliği beraberinde getiren bir dönemdir. Bu değişiklikler çocukta içsel çatışmalara sebep olur. Ergenin bu dönemi doğru bir şekilde atlatabilmesi için en önemli sorumluluk aileye düşmektedir. Çocuk ergenlik dönemine girdiğinde hangi konumda olduğunu bilememektedir. Aile bu dönemde çocuğa rehberlik edecek ve tecrübeler kazanmasına destek olacak kurumdur.

Ebeveyn tutumları birçok kaynakta farklı gruplar halinde ele alınmıştır. Aslında nasıl ayrıldığı değil ailelerin kendi davranışlarını ve bu davranışların sonucunu öğrenmeleri önemli olandır.

Bazı aileler ergene söz hakkı vermez, ergenin tıpkı küçüklüğünde olduğu gibi ailenin sözünden çıkmamasını ve aileye itaat etmesini ister. Fakat ergen artık çocuk değildir. Ergenlikle birlikte kişiler kendilerinin bireyselleştiğini ve büyüdüklerini gösterme çabası içine girerler. Bu tip ailelerde buna izin yoktur. Bunun sonucu olarak ergen hayal kırıklıkları yaşar, kendisini önemsiz hisseder, kendine güven duygusu zedelenir, topluluklar arasına girmekten çekinir, içine kapanır, belki sıra dışı arkadaş gruplarına katılarak kendisini gösterme çabası içine girebilir.

Teenage boy in troubles

Anne Babanın Ergenle İletişimi Nasıl Olmalı

Ergenlik dönemi birçok açıdan ergenin çatışmalar yaşadığı dönemdir. Ebeveynlerin ergenleri kontrol altına alarak baskıcı bir tavırla yetiştirmeye çalışmaları onların isyankartavırlar sergilemesine ve aile ile çatışmalar yaşamasına sebep olmaktadır. Ergenin bir yandan aile ile çatışırken bir yandan da otoriteye karşı ihtiyaç hissedecek olması, duygusal gerginlikler yaşamasına sebep olacaktır.

Ergeni bir şeyler yapmaya zorlamak kısa vadede geçerli bir yöntemdir. Bu tarz yaklaşımlarda ergen doğrunun ne olduğunu öğrenemeyecek koyulan yasaklar nedeniyle o anlık davranışı yapmayacaktır. Fakat aile baskısının kalktığı ortamda ergen o davranışı yerine getirecektir. Yapılması istenilen davranış zorlanarak yapılmak yerine nedenleriyle açıklanırsa ergen davranışın olumlu olumsuz yönlerini öğreneceği için aile baskısının olmadığı ortamda da o davranışı yapma olasılığı azalacaktır.

Bazı ailelerde ergenin büyüdüğü kabul edilmek istenmez. Aile ergen yerine tüm sorumluluğu üzerine alır ve ergenin yapması gereken her şey ebeveynler tarafından yapılır. Ergen kırılmaması ve yıpranmaması için koruma altında yetiştirilmeye çalışılır. Bu ailelerde ergenin kendine güven duygusu gelişmez ve bağımlı birey haline gelir. Tek başına karar alamaz, doğru ile yanlışı ayırt edemez, ailenin olmadığı ortamda ne yapacağını bilemez hale gelebilir. Bu tip ergenler genellikle arkadaş çevrelerinde dalga geçilen ve dışlanan kişiler olurlar. Bu da ergenin iyice içine kapanmasına, güven duygusunun zedelenmesine ve sosyalleşememesine sebep olur.

Bazı ailelerde anne baba arasında uyumsuzluk söz konusudur. Annenin evet dediği şey baba tarafından reddedilir, babanın evet dediği şey anne tarafında reddedilir ya da aynı olaya başka günlerde farklı cevaplar verilebilir. Bu tip ailelerde ergen ebeveynlerden birine kendini daha yakın hissederken diğerinden giderek uzaklaşabilir ya da bu durumu fark eden ergen hangi ebeveynden hangi olaya evet cevabını alabilecekse o ebeveyne yaklaşabilir. Bu, ergenin anne babayı kullanmaya başlamasına sebep olur ve ergen bir süreden sonra yapmış olduğu olayların yanlış olup olmadığına bakmaksızın nasıl ceza almadan ya da kızılmadan atlatabileceğine bakar bu da ergenleri her türlü hatayı yapmaya açık hale getirir.

Anne Genç Kız İlişkisi

Anne Genç Kız İlişkisi

Bazı ailelerde ise ergen bir birey olarak kabul edilir. Ergenin de tıpkı anne baba gibi fikirleri konuşulur, ergene değer verilir, ilgileri ve seçimleri önem arz eder. Bu tip ailelerde kendini tanıyan, güvenen bireyler yetişir. Bu ergenler hatalardan uzak durması gerektiğini bilen, hangi durumda nasıl davranması gerektiğini bulabilen, sosyal ilişkileri gelişmiş, kendini ifade edebilen bireyler olurlar.

Unutulmaması gerek şey ergen değer görmek ister. Bu yüzden ergen ile konuşmak en önemli davranışlardan biridir. Eğer ki ergene fikirleri sorulur ve davranışlar karşısında karşılıklı olarak konuşulabilirse ergen aileden çekinmez. Hata bile yapmış olsa ailesine rahatlıkla danışıp çözüm yolları araştırabilir.

Annenin Çocuk Yaşamındaki Önemi ve Çalışan Anne

calisan-anne

“Bebek için anne, dünyanın tamamıdır. Bu ilişkiden doğan güven duygusu, çocuğu gelecekte kuracağı bireylerarası ilişkilerin temelini oluşturur.”

Anne çocuk ilişkisindeki süreklilik, tutarlılık çocukta temel güven duygusunun özünü oluşturur. Bebeklik çağından itibaren edinilen güven duygusunun niceliği, bireyin güven duygusu içinde yetişmesinde etkilidir.

Yaşamın ilk yılında çocukla kurulan duygusal iletişim, çocuklukta güven ya da güvensizlik duygularının oluşumuna neden olur. Bebek için ilk doğduğunda anne dünyanın tamamıdır. Anne gülümsedikçe, bebek de gülümser ve karşılıklı sıcak iletişim başlar. İşte bu ilişki güvenin kurulmasını sağlar. Bebekle bu iletişimi sağlayamayan anneler, bireyin güvensiz olmasına neden olabilir.

İlk 1,5 yıl içinde çocukla kurulan sağlıklı ve güvenli ilişki önemlidir. Bu anlamda erken gelişim dönemindeki anne –çocuk arasındaki fiziki yakınlık ve sıcak birliktelik, çocuğun gelecekteki kişilik özellikleri ve tutumları üzerinde önemli bir rol oynar.

Çalışan anneler psikolojik olarak genelde acaba ben çalışırsam çocuğuma yetemem mi diye bir kaygı yaşarlar. Bu nedenle de calisan-anne-4yaşadıkları suçluluk duygusu nedeniyle çocuklarının her istediklerini yaparlar ve çocuklarını çok şımartırlar. Aslında önemli olan nokta çocukla çok zaman geçirmek değil, onunla kaliteli ve verimli zaman geçirmektir.

Hafta sonu ya da çalışmaktan arta kalan zamanda beraber Tiyatro, sinema, konser programı yapmak ve evde yemek yaparken bile beraber güzel zaman geçirmektir.

Bu nedenle çalışan annenin zamanını doğru kullandığı takdirde yetersizliği söz konusu değildir. Önemli olan çok zaman değil, kaliteli zamandır.

Şizofreninin Nedenleri Nelerdir?

Schizophrenia, conceptual image

Schizophrenia

  1. Şizofrenide Genetik Faktör

Günümüze kadar yapılmış araştırma sonuçları, şizofreninin olumsuz genetik ve çevresel faktörlerin etkisi altında beyin gelişiminde meydana gelen bozukluklar neticesinde oluştuğuna işaret etmektedir. Bu durum ise, şizofreninin etyolojisinde özellikle kalıtımın önemli derecede rol aldığını göstermektedir.

Genetik araştırmalar Kallmann’dan bu yana sürmektedir. Bu dönemde (1938-1946) araştırmacıların saptadıkları iki temel bilgi mevcuttur. İlki, şizofreninin şizofrenik üyelere sahip ailelerde daha sık görülmesidir. Diğeri ise hastalığın sıklığının akrabalığın yakınlığına göre artmasıdır. Buna göre bir şizofren hastanın birinci derecede akrabalarında şizofreni olma riski %8-10 arasında değişirken, akrabalık uzaklaştıkça risk oranında da düşme gerçekleşmektedir. Ebeveynlerden birisi şizofrenik ise çocuklarda hastalığın görülme oranı %12, ikisi şizofrenik ise bu oran %35-45, herhangi bir akrabasında şizofreni olan bireylerde şizofreni geliştirme olasılığı ise %2.5 olarak bildirilmektedir .

  1. Şizofrenide Nörogelişimsel ve Nörodejeneratif Faktörler

Nörogelişimsel kurama göre, şizofreni erişkin beyninde anormalliklere yol açan ve beyin gelişimini etkileyen prenatal ve perinatal erken dönem beyin hasarları sonucu gelişmektedir. Bir başka ifadeyle doğum öncesi ya da doğum sonrası oluşan nörogelişimsel anormalliklerin şizofreniye yol açabileceği öne sürülmektedir.

  1. Şizofrenide Nörotransmitter Faktörler

Şizofreninin fizyopatolojisinde dopamin, serotonin, norepinefrin ve GABA hipotezleri üzerinde durulmuştur. Hastalığın etyolojisinde rol oynadığı düşünülen en önemli nörotransmitter dopamin olarak kabul görse de,   diğer sistemler arasında norepinefrin, seratonin, Gaba reseptörleri sayılabilir.

  1. Şizofrenide Çevresel Faktörler

Çevresel risk faktörleri biyolojik ve psikososyal faktörleri içermektedir. Şizofreni riski prenatal ve perinatal olaylardan etkilenmektedir. Bazı sosyodemografik faktörler ve kimi etnik azınlık topluluklarında yaşayanlarda risk artışı bildirilmiştir.

Çevresel risk faktörleriyle ilişkili olarak yapılan çalışmalarda elde edilen sonuçlar şunlardır: Şizofrenide kentleşme, endüstriyel yapı ve göç önemli risk faktörlerindendir. Şizofreni insidansı şehirlerde ve endüstriyel bölgelerde köylere göre daha yüksektir. Endüstrileşme şizofreni sıklığını etkileyebilir. Gelişmekte olan ülkelerde sanayileşmiş ülkelerle temas artıkça şizofreni sıklığı da artmaktadır. Bununla birlikte sanayileşmiş büyük kentlerin alt sosyoekonomik bölgelerinde şizofreni oranlarının yüksek olduğu bildirilmiş olup, sosyoekonomik koşullar ile morbidite arasında güçlü bir korelasyon bulunmuştur .

Şizofreni cinsiyete göre de farklılık göstermektedir: Kadın ve erkeklerde eşit oranda görülür ancak erkeklerde başlangıç yaşı kadınlara göre daha düşüktür. Erkeklerde ortalama 18-19, kadınlarda ortalama 28-29 yaşlarında başlar.Ayrıca hastalığın gidişi kadınlarda erkeklere göre daha iyi biçimde seyreder. Rölaps kadınlarda daha seyrektir, remisyon dönemleri daha uzundur . Bununla birlikte şizofrenisi olan kişilerde evlilik oranı toplum ortalamasının altındadır. Yalnız yaşamak şizofreniye yatkınlığı arttırmakta ya da bu kişiler hastalık nedeniyle evlenmekte zorluk çekmekte ve daha sık boşanmaktadır .

Şizofreni çalışmalarında önemli bir bulgu, şizofreni gelişme olasılığının kış ve baharın erken dönemlerinde doğanlarda daha fazla, baharın geç dönmelerinde ve yazın doğanlarda ise daha düşük olmasıdır. Yapılan bazı araştırmalarda kış ve ilkbahar aylarında doğanlarda  şizofreni riskinde hafif bir artış izlenmiştir. Bir hipoteze göre, virüs veya beslenmedeki mevsimsel değişimler gibi mevsime özgü risk etkenleri etkili olabilir. Bir başka hipoteze göre ise şizofreni için genetik yatkınlığı bulunan insanlar mevsime özgü olumsuzluklar için düşük biyolojik avantaja sahiptirler .

Şizofrenide bir başka risk faktörü olarak gebelik komplikasyonları, düşük doğum ağırlığı ve doğum sırasındaki enfeksiyonlar gösterilmiştir. Özellikle hamileliğin üçüncü, dördüncü ve beşinci aylarında annenin enfeksiyon ajanlarıyla karşı karşıya kalması, diyabetus mellitus, sigara kullanımı ve gebelik komplikasyonları gibi olaylar şizofreniye katkıda bulunan önemli faktörler olarak incelenmiştir. sizofreni-nedenleri-9

  1. Şizofrenide Ruhsal Faktörler

Şizofrenide başlıca bozukluğun bir ego organizasyon bozukluğu olduğunu ileri süren psikoanalitik kurama göre egonun dezorganizasyonu gerçekliğin yorumunu ve dürtülerin denetim altında tutulmasını etkilemektedir. Buna göre şizofreni hastalarında regresyon primer narsistik evreyedir. Libido dış nesnelerden geri çekilmiş ve egoya bağlanmıştır. Libidonun geri çekilmesi dış dünyayı anlamsızlaştırdığı için hasta olağan dışı birtakım inanışlar geliştirerek dış dünyaya yeniden bir anlam kazandırmaya uğraşır.

Kişler arası ilişkiler kuramına göre şizofrenik belirtilerin kişi ile çevre arasındaki etkileşmelere bir tepki olarak ortaya çıktığını ileri sürmektedir. Sullivan bu durumun kaynağının kişinin geçmişindeki, özellikle anne ile başlayan, önemli diğer kişilerle olan ilişki örüntülerinden alındığını, kişiler arası ilişkilerde yaşanan benlik saygısı düşüklüğü sonucunda ortaya çıkan bunaltının yol açtığı çözülümün şizofrenik belirtileri doğurduğunu savunmaktadır.

Freida Fromm-Reichmann ise şizofreniyi anne-çocuk ilişkisi çerçevesinde ele alarak; şizofrenili bireyleri çocukluklarında edindikleri kötü deneyimler nedeniyle başkalarına karşı korku ve güvensizliklerini yenemeyen kişiler olarak değerlendirir.

Şizofreniyi anne-çocuk çerçevesinde değerlendiren bir başka teorisyen, Margaret Mahler, hatalı anne tutumları nedeniyle bebeğin anne ile yeterli ve dengeli bir birleşme (simbiyozis) sağlayamamasının gelişimsel bir eksiklik ortaya çıkardığını, bunun da kişiyi ikincil bireyleşme evresinde gerilemeye duyarlı hale getirdiğini ileri sürer .

Nesne ilişkileri temsilcilerinden Melanie Klein’e göre şizofreni bireyin zorlanmalar karşısında yaşamın ilk yılında anne-bebek ilişkisinde somutlaşan “paranoid-şizoid durum”a gerilemesi sonucunda ortaya çıkar. Bebek normal gelişiminde hiyerarşik yapılanmada yer alan paranoid durumda ortaya çıkan bunaltıdan kendilik bütünlüğünü korumak için saldırgan dürtüleri ve kötü parçaları anneye yansıtır. Anne bu dönemde kendisine yansıtılan kötü parçaları iyilerle bütünleştirip bebeğe geri gönderemezse, bir sonraki dönem olan “depresif duruma” yeterince geçiş yapılamaz ve zorlanmalar karşısında paranoid duruma kolayca gerileme olabilir.

  1. Şizofrenide Aile Kuramları

Aile kuramları şizofreniyi aile içi hatalı etkileşimler ve öğretmenlerle açıklamaya çalışır. Şizofrenili bireylerin aile üyelerinde gözlenen bazı davranış örüntüleri bu kuramların çıkış noktasıdı. Şizofrenini etyolojisinde 4 tip aile kuramı yer almaktadır.

Bunlarda ilki “Çifte Açmaz” kuramıdır. Çocukların ana babalarından davranış, tutum ve duyguları hakkında çelişkili mesajlar aldığı durum Gregory Bateson tarafından çifte açmaz “Double Bind” (ikili çıkmaz) kavramını ile açıklanır. Buna göre çocuk, ailede uzun yıllar birbiri ile çelişkili mesajlarla karşılaşmakta, bu mesajların hangisine göre davranacağını bilememekte ve bir çıkmaza girmektedir. Giderek bu mesajlara aldırmamayı öğrenerek kendine özgü anlayış ve iletişim biçimini oluşturmaktadır. Bireyin kendine özgü geliştirdiği bu iletişim biçimi zamanla hastalığın ortaya çıkmasına zemin hazırlamaktadır .

İkinci kuram “Bölünmeler ve Çarpık Aileler” kuramıdır: 1950’li yıllarda Theodore Lidz “marital schizm” (yarılma) kavramını biri aşırı baskın ve saldırgan, diğeri bağımlı ve edilgen iki aile tipolojisi tanımlamıştır. Bu kuramın birinci tipinde anne baskın, baba edilgen ve bağımlıdır. İkinci tipinde ise anne baba arasında hostilite, tartışma ve çatışmalar vardır. Açık çatışmalar olduğu halde patolojik bağımlılıkları nedeniyle evliliklerini sürdüren ebeveynler arasındaki “yarılmış evlilik” (marital schism) ve süreğen anlaşmazlıklarını bir uyum perdesi arkasında gizleyen ebeveynlerin “çarpık evlilik” durumlarında ebeveynlerin çocukla kurdukları patolojik ilişkileri şizofreni gelişmesinde etkilidir .

Üçünü bir aile kuramı “Sözde Samimi ve Sözde Düşman Aileleri” tanımlar: 1960’lı yıllarda Wynne ve Singer, aile içinde yalancı sevgi ve birlikteliğin çok sık görüldüğünü vurgulamışlar, şizofrenlerin ailelerinde çarpık iletişimlerden söz etmişlerdir. Buna göre, anne baba iletişimlerinde üstü kapalı, ilgisiz, tutarsız, anlamları açık olmayan konuşmalar, bulanık düşünce ve temalar, ne zaman duracağını, devam edeceğini ve yoğunlaşacağı ayarlanamayan iletişim biçimleri söz konusudur. Her iki ebeveynde görülen iletişim sapmaları şizofrenik bireyin ortaya çıkmasında önemli derecede sorumludur.

Son kuram ise “Duygu Dışavurumu” kuramıdır: 1959’da ilk kez “Expressed Emotion” (Duygu Dışavurumu) kavramı ele alınmıştır (İlnem vd, 1998:16-22). Duygu dışavurumu, şizofren kişiye karşı ana babaların ya da diğer bakım verenlerin eleştirme, düşmanlık ve aşırı ilgi gibi davranışlarıyla belirlenir. Neyin nasıl söylendiği ile analiz edilen duygu dışavurumunu araştıran pek çok yazar (Kaplan ve Sadock, 2004:129), sık alevlenme gösteren şizofrenik hastaların ailelerinde yaptıkları incelemeler sonucunda, bu hastaların aile ortamlarında duygu dışavurumunun yüksek olduğunu,bu durumun ise alevlenmelere zemin hazırladığını bildirmişlerdir.

  1. Şizofrenide Stres Yatkınlık Kuramı

Stres-yatkınlık kuramı şizofreni için nörodinamik bir modeldir. Bu hipoteze göre şizofreni genetik ya da biyolojik etkenlerle, ruhsal, yapısal ve yaşantısal etkenlerin etkileşimleri sonucunda ortaya çıkan bir bozulmadır. Yaşantısal etkenler ancak doğal yapıdaki sorunlarla birlikte etkileşerek şizofrenik bir sürecin doğmasına yol açmaktadır .

Biyolojik, psikososyal ve çevresel etkenlerin karşılıklı etkileşiminin anlatımı olarak tanımlanan stres yatkınlık modelinde, özel bir yatkınlığı bulunan kişide stresli bir durumla karşılaşıldığında şizofreni belirtilerinin geliştiği ileri sürülmüştür . Ani ve beklenmedik yaşam olaylarının, hastalığın ortaya çıkmasında tetikleyici etkenler arasında yer aldığı görüşleri bu kurama destek sağlamaktadır . Konuya ilişkin yapılan çalışmalarda şizofreni hastalarının stres yaratan yaşam olaylarıyla karşılaşmalarının toplum ortalamasının üzerinde olduğu saptanmıştır. Bununla birlikte stres yaratan yaşam olaylarıyla karşılaşma, şizofreniye yol açmaktan ziyade hastalığa yatkınlığı olan kişilerde predispozan faktör olarak ortaya çıktığı düşünülmektedir .

Önceki Yazı:  Şizofreninin Belirtileri Nelerdir?

Sonraki Yazı: ..